Lizbon’da Yokuşlar ve Tramvaylar: Bir Şehri Yavaş Gezmek

Lizbon'u gezmek isteyenlerin ilk listesinde sarı tramvaylar yer alır. Ben ise yokuşlar, kafe araları ve küçük sokaklar üzerinden şehri anlatmaya çalıştım.

Lizbon, bana kendimi İstanbul’da hissettiren ender Avrupa şehirlerinden biri. Tepeler üzerine kurulu olması, denize bakan sokakları ve eski binalarının dökülen boyaları buna sebep olabilir. Elbette şehirler birbirinin kopyası değil; ama Lizbon’da dolaşırken sürekli “bunu biliyorum” diye düşündüm.

Sarı tramvayın hikâyesi

Şehrin simgelerinden biri, dar sokaklarda gıcırdayarak ilerleyen sarı tramvaylar. En bilinen hat, 28 numaralı olan. Turistik olarak en popüler hat da bu; dolayısıyla kuyruklar uzun. Benim önerim, sabah çok erken ya da akşam geç bir saatte binmek. Gün ortasında ayakta bile yer bulmak zor olabiliyor.

Tramvaya binmenin başka bir yolu da hiç binmemek. Ben bir gün yokuşları yürüyerek çıktım ve bu, tramvayın gittiği güzergâhı çok daha yakından görmemi sağladı. Binalardaki çini panolar, kapı önlerinde oturan yaşlılar, küçük bakkallar… Hepsi hızlı geçilince kaybolan şeyler.

Yokuşlarla barışmak

Lizbon’u gezmeden önce okuduğum bir şey, yokuşların ciddiye alınması gerektiğiydi. Gerçekten de öyle. Her gün ortalama on bin adımdan fazla attım ve akşam ayaklarım ağrıdı. Rahat ayakkabı bu şehirde bir lüks değil, bir zorunluluk.

Yokuşların güzel yanı, çıktıktan sonra karşılaşılan manzaralar. Şehrin bazı noktalarında (miradouro adı verilen seyir terasları) küçük bir bar ya da kafe bulup oturmak mümkün. Gün batımında oradaki kalabalık da güzel; herkes aynı yöne bakıyor ve kimse konuşmuyor gibi.

  • Taş döşeli sokaklar kaygan olabilir; tabanı sağlam ayakkabı giyin.
  • Seyir terasları için gün batımından önce yerinizi alın.
  • Şehir kartı almadan önce kaç ulaşım yapacağınızı hesaplayın.

Yemek ve küçük keşifler

Yemek konusunda kendimi bir uzman olarak görmüyorum; ama küçük pastanelerde sabah kahvesiyle birlikte yenen, krema dolgulu bir tatlı (pastel de nata) benim için gezinin en tatlı kısmıydı. Her pastanenin kendine ait bir yorumu var ve hangisinin en iyi olduğu konusunda kimse hemfikir değil.

Bir akşam, adını bilmediğim küçük bir lokantaya girdim. Menü Portekizce yazılıydı, garson birkaç İngilizce kelimeyle bana yardımcı oldu. Sonunda ne yediğimi tam bilmeden harika bir akşam geçirdim. Belki de seyahatin en güzel hâli budur: her şeyi anlamamak ve yine de keyif almak.

Gezmeden önce bilmek isterdim

Lizbon’a gitmeden önce bilmem gereken birkaç şeyi şimdi paylaşayım. Birincisi, havalimanından şehir merkezine metro ile kolayca ulaşılabiliyor; taksiye gerek yok. İkincisi, kalabalık yerlerde yankesicilik konusunda dikkatli olmak gerekiyor; bu tüm büyük turistik şehirler için geçerli bir uyarı. Üçüncüsü ise yemek saatleri: öğle yemeği genellikle geç başlıyor, akşam yemeği de benim alıştığımdan daha geç.

Bütün bunlara rağmen Lizbon, ilk kez Avrupa’ya gidecek biri için de, tecrübeli bir gezgin için de keyifli bir durak. Kısa bir hafta sonu için bile yeterli; ama ben daha uzun kalmayı öneririm, çünkü şehir acele edenleri ödüllendirmiyor.

Son bir not: Lizbon’da mevsim geçişlerinde hava hızla değişebiliyor. Bir saat içinde güneşten yağmura geçmek olağan. İnce bir yağmurluk bu yüzden çantamda hep yer aldı. Ve evet, bir şemsiye taşımaya çalışmayın; rüzgâr her seferinde onu alıp götürüyor.

Lizbon’u bir İstanbullu gibi okumak

İstanbul’dan gidenler için bir kolaylık: yokuşlara, deniz kokusuna ve tarihî dokuya zaten alışkınız. Bu yüzden şehri çabuk benimsedim. Ama Lizbon’un kendi tonu var; daha sakin, daha melankolik ve daha yavaş. Fado müziği dinlemeden dönmek bana eksik gelirdi. Bir akşam küçük bir mekânda dinledim ve sözlerini anlamasam da duygusunu çok iyi anladım.

Dönerken çantamda bir çini karo vardı. Bakınca bana yokuşları ve tramvayın gıcırtısını hatırlatıyor. Lizbon’a yeniden gideceğim, bu kez daha uzun kalarak.

Kapak fotoğrafı: Ввласенко / Wikimedia Commons (CC BY-SA 4.0)

Paylaş
Sonraki makale yükleniyor…