Karadeniz Yaylalarında Bir Hafta Sonu: Sis, Çay ve Sessizlik

Rize'nin yüksek yaylalarında geçirdiğim kısa bir kaçamağı ve yayla ziyaretinde dikkat ettiğim noktaları paylaşıyorum: sis, hava değişimi ve yerel gelenek.

Karadeniz denince çoğumuzun aklına yeşil tepeler, sis ve yağmur gelir. Rize’nin yaylalarına yaptığım bu kısa hafta sonu yolculuğu, bu klişelerin hepsini doğruladı; ama bana tahmin etmediğim bir şeyi de gösterdi: sis, yaylada bir engel değil, bir atmosfer.

Hava ile birlikte yaşamak

Rize’de yağmur, şehir merkezinde yılın büyük kısmında kendini hissettiriyor. Yaylalarda ise hava birkaç saat içinde güneşten sise, sisten sağanağa dönebiliyor. İlk gün kendimi hazırlıksız yakaladım; yanımdaki ince ceket ancak yarım saat işe yaradı. Sonrasında yerel bir pansiyondan ödünç aldığım yağmurlukla rahat ettim.

Bu yüzden yaylaya gidecek olanlara tavsiyem: üç katmanlı giyinin. İnce bir alt kat, sıcak tutan bir orta kat ve su geçirmeyen bir dış kat. Bunlar yaz aylarında bile hayat kurtarıyor.

Yayla evinde bir gün

Konakladığım yer, yamaçta duran küçük ahşap bir evdi. Sabah kahvaltısında taze tereyağı, bal, mıhlama ve sıcak mısır ekmeği vardı. Mıhlamayı daha önce yemiştim ama dağda, bulutların içinde yemek başka bir tat bıraktı.

Ev sahibi hanım bize yöredeki yayla kültürünü kısaca anlattı: yaz aylarında hayvanların yaylaya çıkarılması, ailelerin dönüşümlü olarak orada vakit geçirmesi. Bu bilgileri bir kaynaktan değil, yerel birinden dinlemek çok farklıydı. Bu tür deneyimlerde konuşmaktan çok dinlemek gerekiyor.

  • Yerel pansiyonları tercih etmek hem ekonomiye katkı sağlıyor hem de yöreyi daha iyi tanıtıyor.
  • Fotoğraf çekerken yerel halkın evlerine ve özel alanlarına saygılı olun.
  • Çöpünüzü yanınızda götürün.

Sessizlik üzerine

En çok etkilendiğim şey sessizlikti. Şehirde yaşarken sessizlik bir eksiklik gibi hissettirir, bir şeylerin eksik olduğunu düşünürsünüz. Yaylada ise sessizlik doluydu: uzaktan gelen bir çan sesi, bir dere, rüzgârın ağaç dallarında çıkardığı hışırtı.

Akşam çayını verandada içtim. Telefon çekmiyordu ve bu bir lütuf gibi geldi. Bir saat boyunca sadece sisin vadiden nasıl yükseldiğini izledim. Sonra içeri girdim, soba yanıyordu ve dünya biraz küçülmüştü.

Ulaşım ve zamanlama

Yaylalara çıkan yollar, özellikle yağışlı havalarda sisli ve dar olabiliyor. Eğer kendi aracınızla gidecekseniz, sürüş konusunda deneyimli olmak ve yola gün ışığında çıkmak iyi bir fikir. Ben bir yerel şoförle gittim; hem güvenli hem de yol boyu bana bölgeyi anlattı.

Yaylalar mevsimsel olarak farklı yaşıyor. Yaz aylarında canlı ve kalabalık, kış aylarında ise ulaşım zorlaşabiliyor, bazı tesisler kapanabiliyor. Gitmeden önce yerel pansiyonlara telefonla ulaşıp güncel durumu sormak en güvenilir yol. Bu basit adım, benim bir kez boşa yola çıkmamı engelledi.

Dönerken yanıma yöresel bir bal ve biraz tereyağı aldım. Üretici ile doğrudan konuşmak ve neyin nereden geldiğini öğrenmek bence alışverişin en güzel hâli. Ürünlerin etiketlerine ve kaynağına dikkat etmeniz, hem kaliteyi hem de yerel üreticiyi desteklemeyi sağlıyor.

Yemek ve ikram kültürü

Yayla evlerinde ikram, sofranın doğal bir parçası. Misafire önce bir bardak çay ya da süt sunuluyor, ardından bir şeyler yiyip yemediğiniz soruluyor. Reddetmek çoğu zaman incitici olabiliyor; bu yüzden en azından birkaç lokma almak nezaket gereği. Ben kendimi her seferinde fazlasıyla doymuş buldum ve itiraf etmeliyim ki bundan hiç şikâyetçi değildim.

Ertesi gün dönüş yolunda şehrin sesi bana daha yüksek geldi. Bu bence gezinin en güzel yan etkisi: bildiğiniz yaşama biraz daha dikkatle bakmak. Yaylalar bir kaçış değil, bir hatırlatma. Ben bunu bir sonraki gidişimde daha uzun kalarak daha iyi anlamak istiyorum.

Kapak fotoğrafı: Dr. Zeynel Cebeci / Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0)

Paylaş
Sonraki makale yükleniyor…