İstanbul’da yaşayıp da bir şehir hâlâ sizi şaşırtabiliyorsa, bunun sebebi çoğunlukla vapurdur. Hafta sonu telaşını biraz yavaşlatmak istediğimde Kadıköy’den Karaköy’e geçmek için metroyu değil, vapuru seçiyorum. Süre aşağı yukarı yirmi dakika; ama o yirmi dakikanın içinde şehrin bütün hâli var.
Güvertede geçen yirmi dakika
Vapurda ilk yaptığım şey her zaman aynı: dış güverteye çıkıp bir yer bulmak. Soğuk bir sonbahar akşamı bile olsa içeride oturmak bana yetmiyor. Çay ve simit sipariş edip korkuluğa yaslanıyorum. Martılar simidin peşinde, ben de manzaranın.
Bu kadar basit bir ritüelin neden bu kadar iyi geldiğini düşündüm. Sanırım cevabı, bu sürenin “arada” olması. Ne evdesiniz ne işte. Telefona bakmak istemezseniz bakmıyorsunuz; çünkü sinyal bazen zayıf, bazen de pencereden bakmak daha ilginç.
Şehri nasıl görüyor insan?
Denizden bakınca İstanbul’un siluetini toplu hâlde görüyorsunuz: Kız Kulesi, Topkapı Sarayı’nın bulunduğu yarımada, camilerin kubbeleri ve minareleri. Karadan bakınca bunların hiçbiri aynı bütünlükte görünmüyor. Bu yüzden şehre yabancı arkadaşlarım geldiğinde onlara önce bir vapur gezisi öneriyorum.
Vapurun içinde de ayrı bir hayat var. Gazete okuyanlar, ders çalışan öğrenciler, işten dönenler. Kimse kimseye bir şey söylemiyor, ama herkes aynı manzaraya bakıyor. Bu ortak sessizlik bana şehirdeki en samimi anlardan biri gibi geliyor.
- Kadıköy-Karaköy hattı gün boyunca düzenli çalışır; güncel saatler için şehir hatları uygulamasına bakmak en doğrusu.
- İstanbulkart ile ödeme yapabilirsiniz.
- Gün batımına yakın saatler en güzel ışığı veriyor.
Küçük bir tavsiye listesi
Eğer yaşadığınız şehirde de benzer bir ulaşım hattı varsa, bir gün onu sadece “gitmek için” değil “olmak için” kullanın. İstanbul’da bunu vapurla yapıyorum. Başka şehirlerde tramvay, feribot ya da sahil yürüyüşü olabilir.
Karaköy’e vardığımda genellikle bir kahve içiyorum, sonra yürüyerek Galata tarafına çıkıyorum. Ama asıl keyif, dönüş vapurunda. Işıkların yanmaya başladığı o saatte Kadıköy’e yaklaşırken şehrin yorgunluğu da biraz geride kalıyor.
Vapurun gündelik hâli
Turistik yönünün ötesinde, vapur birçok İstanbullu için bir günlük rutin. Her sabah aynı saatte aynı vapura binenlerin tanıştığını, birbirine çay ısmarladığını duymuştum. Ben bunu bire bir yaşamadım ama bir kere yanımda oturan bir amca bana simidini ikram etti. Kimse bunu büyük bir şey olarak görmedi; ben ise gün boyunca düşündüm.
Bu küçük anlar, büyük şehirlerin soğuk görünümüne rağmen insanların birbirine hâlâ yakın olabildiğini hatırlatıyor. Belki de şehir yaşamının asıl güzelliği, planlanmamış bu ufak temaslarda saklı.
Bir de şunu eklemeliyim: vapura binmek için özel bir plana gerek yok. Rıhtıma gidersiniz, bir sonraki kalkışı beklersiniz ve bineceğiniz vapur zaten sizi şehrin içine taşır. Bu kolaylık, İstanbul’un bana hatırlattığı en güzel şeylerden biri. Ertesi hafta yine gideceğim; bu kez yanıma bir kitap alacağım ama muhtemelen yine okumayıp denizi seyredeceğim.
Hava soğuduğunda bile dış güvertede birkaç dakika durmayı seviyorum. Rüzgâr yüzünüze çarpıyor, kulaklarınız üşüyor ama zihin gerçekten açılıyor. Kışa girerken bu ritüeli bırakmamayı planlıyorum.
Bu hattı seven biri olarak, bir de gece vapurunu önermek isterim. Şehrin ışıkları suya yansıdığında Kadıköy’e dönmek apayrı bir keyif. Telefonunuzu cebinize koyup sadece o manzaraya bakmanızı tavsiye ederim.
Bu yazıyı yazarken fark ettim ki, vapur benim için bir ulaşım aracından çok bir dinlenme alanı. Ve bence her büyük şehrin böyle ücretsiz sayılabilecek küçük sığınaklara ihtiyacı var.
Kapak fotoğrafı: Moonik / Wikimedia Commons (CC BY-SA 3.0)











